Terazimiz/NAR-mı ölçüyor/NUR-mu

Kıtlık yıllarıydı…

Hz. Ömer dolaşırken, fevkalâde semiz bir deve gördü. Çobanı çağırıp sordu
:

“Bu semiz devenin sahibi kim?”

Çoban, “Oğlunuz Abdullah” deyince can evinden vurulmuşa döndü. Çünkü o

 Ömer’di, adâlet timsali Ömer! Öyle ki, yönettiği insanlar ondan bir metre

 fazla kumaşın hesabını sorabiliyorlardı.

Oğlu Abdullah’ı buldu:

“En semiz deve seninmiş oğlum, diğerleri bir deri bir kemik, bu nasıl oldu?”

Abdullah makul ve mantıklı gerekçeler sıralamaya başlayınca Hz. Ömer bir el

 hareketiyle oğlunu susturdu
:

Sus ey Abdullah! İşin aslını ben sana anlatayım: Halifenin oğlunun devesidir

 
diye en iyi otları senin devene yedirdiler, en besleyici otların yeşerdiği

 bölgeyi senin devene ayırdılar.

Sadece senin devene çok iyi baktılar. Şimdi bu deveyi al, sat, ana parayı ayır,

kârını hemen bana getir, Beytü’l-Mal’e (devlet hazinesine) devredelim. Çünkü

 halife unvanı devletindir. Devletin unvanı ile kazanılan para da devlete aittir.

 Aksi halde nüfuz ticareti yapmış oluruz
. Bu da bir nevi helal malı harama

 dönüştürür.”


Hassasiyete bakarmsınız/

bizler az ve çok arasında bocalarken hayatımız geleceği kuşkulu bir yarın

 arasına sıkışmış bir dilenci gibi / varlarıyla şımaran yoklarıyla rezil

 olan/varlığının dahada cok var olması için ha bire dilendikçe dilenen /var

 olanlarında hakkını veremeyen /hatta o verdğimiz kısmıda elimiz titreyerek

 veren/titreyen elde bizim değildi halbuki/

Onlarsa hayatlarına girecek olan zerre miktar haramın hesabını altını ölçen bir

 terazi gibi en hassas terazide ölçüp hakkı hakkına teslim etme yoluna

düşüyorlar
..



üstad Bediüzzamanında dedği gibi

Bu asrın bir hassası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek

 tercih ettiriyor. Yâni kırılacak bir cam parçasını, bâkî elmaslara bildiği halde

 tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.

Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki: Nasıl bir uzv-u

 insanî hastalansa, yaralansa sair âza vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına

 koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı

 insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letaifi

 kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara

 unutturmağa çalışıyor.

Hem nasılki bir cazibedar, sefihâne ve sarhoşâne şa'şaalı bir eğlence bulunsa

, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture

 hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta'til ederek iştirâk

 ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle

 dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî

 lâtifelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi

 o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret derecesinde olmak şartıyla,

 bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye var.

 Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre

 tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece

 şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas

 gibi umur-u diniyeyi terkeder.

Evet insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfat ile ve

 iktisadsızlık ve kanaatsızlık ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyle ve fakr u

 zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i

 hayatın ağırlaşmasıyle o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet

 nazar -ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine

 celbetmiş ki; edna bir hâcât-ı hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih

 ettiriyor


Evet bu asrın en önemli hastalığı :dünyaya haddinden fazla paye verme..

Her şeye dünya gözüyle bakma değerlendirme...

Bütün himmetini enerjisini dünya işlerine tahsis etme...

Oysa İslam "garip Ümmeti" işaret etmiyormu/ Müslümanlar garip Ümmettir/

 Yani Yahudiler gibi sadece dünya Hıristiyanlar gibi sadece ahireti temel

 almıyor.. Dünya-Ahiret ikisini de temel alır ve bu dengenin gözetilmesini

 istiyor/ Bu acaip asrın bu acayip ve kötü hastalığına karşı yine Kuran veSünneti

 Seniyyenin düsturlarını kendisine rehber alan müminler dayanabilirler/Onlara

 tutunanlar herdaim kurtuluşa erecek özelleşip güzelleşecektir..

Dünya dedğimiz/ yediğimiz/ içtiğimiz/ giydiğimiz/ Allah için yedirdiğimiz/

 içirdiğimiz giydirdiğimizdir/İnsan insanın yurdu ise Dünyamızda bu yurt kadar/

 gerisi değil hiçbirşey bize ait değildir."

hazreti alinin bir mahkum gibi dünyayı

hapse benzetip söyledği cümllere bakarsak işin ciddiyetini anlarız sanırım..


"Bana boş gurur verdin süslü göründün.

Gerçek hiç de öyle değil.

O halde beni bırak başkalarıyla uğraş

Çünkü ben seni üç kere denedim. Ömrün az, sohbetin kötü ve insanları

 tehlikeye atman ne kadar kolay
"


ve varını yoğunu ahireti için veren  hzreti Ebu bekir

"Gördüm ki dünya size doğru gelmekte/ Niçin geliyor!/ Kuşatmak için sizi/

 Bana öyle geliyor ki sizler de ipekten perde ve döşemeler/ atlastan yastık

 ve şilteler edinecek ve yün yataklarda yatmaktan/ diken üzerinde

 yatıyormuşçasına acı duyacaksınız" diyor


Ve bu yüzden Hz. Ömer şöyle diyordu/ "Medinenin dış mahallelerinden birinde

 Âmâ bir ihtiyar kadın vardı/


Her gün ona uğrayıp yardım etmek isterdim/

Fakat ne zaman gitsem, benden evvel birinin uğrayıp her işi yaptığını

 görürdüm/

Merak ettim her gün bu sevabı işleyen kimdir diye/ Bir gün çok erkenden

 yanına uğradım ihtiyarın/ Ne göreyim/ Bu hayrı işleyen Ebu Bekir değil mi"


Onlar ellerinin tersi ile değil ellerini dünyaya uzamaktan haya edenler..


Dünyayı bu gözle değerlendirip helal dairesinde kalıp harama el

 uzatmayan/gözüyle bakmayankulağını men eden ahireti gerçek vatan olarak

 bilerek dünyayı onu kazanmaya vesile bilerek yaşayan kirlenmeden temiz

 yaşayan Allah dostlarında olmak duası ile derken terazisisinde dünyayı ağır

 tutup NAR_A talip olanlardan değil dünyayı aç kalma korkusundan uzak bir

 pula satıp NUR-A talip olanlar safında olanlardan eykesin Rabbim

 bizi....pazarınız hayr olsun ..

 

TEK HECE

Kimsesizim hısmım da yok,hasmım da 
 Görünmezim cismim de yok, resmim de
Dil üzmezim,tek hece var ismimde 
 Barınağım gönül denen yer benim

Hakkını ver Hakikatin

Bayrağı takmam hakkım

Bir Cumhuriyet Bayramı esnasında Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri Afyon hapishanesinde tutuluyorlardı.

Her zamanki gibi gizli cemiyetler kurmak gibi uyduruk bir suçlamayla yargılanıyorlardı.

Bediüzzaman, çok kötü şartlara sahip hapishanenin camları kırık büyük bir koğuşun dondurucu soğuğunda adeta ölüme terk edilmişti.

Bunlar yetmiyormuş gibi her fırsatta çeşitli tahrik yolları deneniyordu.

Günlerden 29 Ekim’di. Afyon Hapishanesi Müdürü Mehmet Kayıhan, Said Nursî’nin koğuşuna Türk bayrağı asar. Amacı bellidir: Onu ve talebelerini tahrik etmek.

Her zaman olduğu gibi Bediüzzaman ve talebelerini tanımayan, anlamayan veya anlamak istemeyen yöneticiler bayrak hadisesi ile suçlanacak müşahhas delil peşindeydi.

Halbuki, Bediüzzaman’ın hayatı o bayrağın temsil ettiği mana uğruna yapılmış fedakarlıklarla doluydu.

Birinci dünya savaşında Ruslara karşı gönüllü alay kumandanı olarak çarpışmış ve yaralanıp esir düşmüştü.

İstanbul’u işgal eden İngilizlere karşı ise kimsenin cesaret edemediği çıkışlarla halkı uyandırmıştı.

Bayrağı gören Bediüzzaman Said Nursi, el yazısıyla hapishane müdürü ve o günkü ülke yöneticilerine ders vererek şu notu gönderir.

“Müdür Bey size teşekkür ederim ki;

Kurtuluş Bayramının bayrağını benim koğuşuma taktırdınız. Hareket-i Milliyede İstanbul’da İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvat-ı Sitte eserimi tab ve neşrile belki bir fırka kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki Mustafa Kemal şifre ile iki defa Ankara’ya taltif için istedi.
Hatta demişti: Bu Kahraman Hoca bize lazımdır .

Demek benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır

Said Nursi

Nusret sabırla birlikte gelir


Sen, yakini bir imanla, tam bir rıza ile Allah için çalışmaya muktedir olabilirsen çalış; şayet buna muktedir olamazsan, hoşuna gitmeyen şeyde sabırda çok hayır var.
 
Şunu da bil ki nusret sabırla birlikte gelir,

kurtuluş da sıkıntıyla gelir, zorlukta da kolaylık vardır,

bir zorluk iki kolaylığa asla galebe çalamayacaktır.

 
Kütüb-i Sitte
umut huzmelerine teşekkür ederim

« Önceki :: Sonraki »